“Cafer’in boyu kaç?” sorusunun sokakta bıraktığı izler
Dorukkayaas’ya hoş geldiniz. Bu yazımızda merak ettiğiniz “Cafer’in boyu kaç” konusunu sizin için araştırdık.
İstanbul’da gündelik hayatın içinde görünmez karşılaştırmalar
İstanbul’da yaşarken bazı soruların ne kadar küçük görünüp ne kadar büyük anlamlar taşıdığını her gün yeniden fark ediyorum. 29 yaşındayım ve bir sivil toplum kuruluşunda çalışıyorum. Gün içinde toplumsal eşitsizlik, haklara erişim ve görünmez ayrımcılık üzerine çok konuşuyoruz ama bazen en derin meseleler en basit cümlelerin içine gizlenmiş oluyor. “Cafer’in boyu kaç?” sorusu da bunlardan biri gibi.
Bu soru ilk bakışta masum görünüyor. Bir merak, belki bir sohbet başlatma cümlesi. Ama sokakta, toplu taşımada, işyerinde gözlemlediğim şey şu: bu tür sorular çoğu zaman bir insanı ölçmekten çok, insanı sınıflandırmanın bir yolu oluyor.
Metrobüste yan yana oturan iki kişinin konuşmasına kulak misafiri oluyorum. Biri, tanıdığı birinden bahsederken “uzun boylu değil zaten” diyor. Ardından gelen cümle neredeyse otomatik: “Erkek dediğin biraz uzun olacak.” O an “Cafer’in boyu kaç?” sorusu zihnimde yankılanıyor. Çünkü mesele Cafer değil; mesele, bir insanın fiziksel özelliklerinin onun değeriyle ilişkilendirilmesi.
Toplumsal cinsiyetin görünmez cetvelleri
Toplumsal cinsiyet rolleri, bedenler üzerinden kurulan beklentilerle çok erken yaşta başlıyor. Erkekler için boy, güç, hâkimiyet gibi kavramlarla ilişkilendirilen bir “ideal” çiziliyor. Kadınlar için ise zarafet, incelik ve “orantı” üzerinden başka bir standart belirleniyor.
“Cafer’in boyu kaç?” sorusu bu yüzden sadece bir fiziksel merak değil; aynı zamanda bir toplumsal ölçme biçimi. Erkeklik çoğu zaman santimetrelerle, kas kütlesiyle, ses tonuyla değerlendiriliyor. Kadınlık ise çoğu zaman daha da sert bir kontrol mekanizmasının içinde, görünüş üzerinden daraltılıyor.
Bir gün ofiste gençlerle yaptığımız bir atölyede bu konuyu tartışırken, bir katılımcı şunu söyledi: “Ben boyum kısa olduğu için kendimi hep eksik hissettim.” O cümle çok basit ama çok ağırdı. Çünkü eksiklik hissi fiziksel bir durum değil, toplumun yüklediği bir algıydı.
Toplu taşımada bedenlerin görünmez dili
İstanbul’da toplu taşıma, toplumsal ilişkilerin en çıplak görüldüğü yerlerden biri. İnsanlar birbirine çok yakın ama aynı zamanda tamamen yabancı.
Bir sabah otobüste, lise çağında iki gencin konuşmasına şahit oldum. Biri diğerine “sen Cafer’i gördün mü, baya kısa değil mi?” dedi. Diğeri güldü. O gülüş aslında bir onaydı. Bir tür hiyerarşi kurma anıydı.
Bu küçük anlarda şunu görüyorum: bedenler üzerinden kurulan değerlendirmeler, sosyal kabulün bir parçası haline geliyor. “Cafer’in boyu kaç?” sorusu burada sadece bir bilgi arayışı değil, aynı zamanda bir konumlandırma çabası.
Kimin “normal”, kimin “eksik”, kimin “fazla” olduğuna dair sessiz bir sınıflandırma sistemi işliyor. Ve bu sistem çoğu zaman fark edilmeden kabul ediliyor.
İş yerinde normların ağırlığı
Sivil toplumda çalışırken çeşitlilik ve kapsayıcılık üzerine çok konuşuyoruz. Ama teorik düzlem ile gündelik dil arasında hâlâ büyük bir mesafe var.
Bir toplantıda, bir proje için hedef kitleyi tanımlarken “daha güçlü, daha uzun boylu, daha dominant görünümlü erkekler” gibi ifadeler kullanıldığını duydum. O an içimde bir rahatsızlık oluştu. Çünkü bu tür ifadeler, sadece fiziksel özellikleri değil, aynı zamanda kimlerin “görünür” olabileceğini de belirliyor.
“Cafer’in boyu kaç?” sorusu burada daha sistematik bir şeye dönüşüyor: kimlerin lider, kimlerin takipçi olabileceğini belirleyen görünmez bir filtreye.
Oysa çeşitlilik dediğimiz şey tam da bu filtreleri sorgulamakla ilgili. İnsanları boylarına, görünüşlerine, seslerine göre değil; deneyimlerine, fikirlerine ve katkılarına göre değerlendirmek gerekiyor. Ama pratikte bu çok kolay olmuyor.
Toplumsal adaletin küçük sorularla sınanması
Toplumsal adalet dediğimiz şey çoğu zaman büyük politikalarla, yasalarla ilişkilendiriliyor. Oysa benim için adalet, gündelik dilde başlıyor. Bir insanın nasıl tanımlandığı, nasıl hatırlandığı, nasıl ölçüldüğü… bunların hepsi politik.
“Cafer’in boyu kaç?” sorusu bu açıdan bakıldığında basit bir soru değil. İnsanları bedenlerine indirgeme eğiliminin bir parçası. Bu indirgeme, özellikle farklı gruplar için daha ağır sonuçlar doğuruyor.
Kısa boylu erkekler, toplumda sık sık “eksik” veya “yetersiz” gibi algılarla karşılaşabiliyor. Uzun boylu kadınlar ise “fazla dikkat çekici” ya da “uygunsuz” gibi etiketlerle sınırlandırılabiliyor. Bu çifte standart, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini görünmez ama sürekli bir baskı haline getiriyor.
Sokakta gözlem: beden, kimlik ve algı
Kadıköy’de bir akşam yürürken genç bir grubun sohbetine denk geldim. İçlerinden biri sürekli “boyun kaç?” sorusunu espriyle karışık soruyordu. Diğerleri gülüyordu ama biri sessizdi. Sessiz olan kişinin beden dili, bu şakanın onun için çok da eğlenceli olmadığını söylüyordu.
Bu tür anlarda fark ediyorum ki, bazı insanlar için “Cafer’in boyu kaç?” gibi sorular bir eğlence konusu olabilirken, bazıları için doğrudan bir dışlanma hatırlatıcısı.
Toplumsal adalet burada devreye giriyor: herkesin aynı espriyi aynı hafiflikte deneyimleyememesi gerçeği.
Çeşitlilik sadece görünürlük değil
Çeşitlilikten bahsederken çoğu zaman farklı bedenlerin, farklı kimliklerin görünür olmasından söz ediyoruz. Ama görünürlük tek başına yeterli değil. Önemli olan, bu farklılıkların nasıl anlamlandırıldığı.
“Cafer’in boyu kaç?” sorusu, görünüşe odaklanan bir kültürün küçük bir örneği. Ama bu küçük örnekler biriktiğinde, insanların kendilerini nasıl gördüklerini de şekillendiriyor.
Bir genç, boyu nedeniyle kendini geri çekiyor. Bir başkası, fiziksel özellikleri üzerinden sürekli yorumlandığı için özgüven kaybı yaşıyor. Bir diğeri, “ideal” kalıplara uymadığı için kendini değiştirmeye çalışıyor.
Bunların hiçbiri tek bir sorudan kaynaklanmıyor olabilir. Ama hepsi o tür soruların beslendiği kültürden güç alıyor.
Son düşünce: soruların ağırlığı
İstanbul’da yaşarken şunu öğrendim: bazı sorular cevap aramaz, düzen kurar. “Cafer’in boyu kaç?” sorusu da böyle bir soru. Basit gibi görünür ama altında çok katmanlı bir sosyal yapı taşır.
Ben artık bu tür soruları duyduğumda sadece cevabını düşünmüyorum. O sorunun kimin için ne anlama geldiğini, kimi görünür kılıp kimi görünmez bıraktığını düşünüyorum.
Ve belki de en önemlisi şu: insanları ölçmekten çok anlamaya başladığımızda, bu tür soruların ağırlığı da değişiyor.